Tesnim Haber Ajansı - Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden üç milletvekilinin, PKK’nın tutuklu lideriyle gerçekleştirdiği görüşmenin tam tutanağının yayımlanması gündem oldu. Söz konusu görüşme Şubat 2025’te yapılmış olmasına rağmen, 16 sayfalık tam tutanak metni dün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin resmî internet sitesinde yayımlandı.
Bu metnin öne çıkan özelliklerinden biri, PKK’nın tutuklu liderinin, uzun süredir İran’ın güvenliğini hedef alan bu feshedilmiş terör örgütünün yan kuruluşlarından birine atıfta bulunmasıdır. Öcalan’ın açıklamalarının genel çerçevesi, pazarlık sürecinin devamında Türkiye ile pragmatik bir anlaşma arayışında olduğunu ve terör örgütü PJAK’ın kapasitesinden faydalanmayı amaçladığını göstermektedir.
Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili Hüseyin Yayman, Milliyetçi Hareket Partisi milletvekili ve Devlet Bahçeli’nin yardımcısı Feti Yıldız ile DEM Parti milletvekili Gülistan Kılıç, iki ay önce Parlamento Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu adına Öcalan’ı ziyaret eden üç milletvekilidir. Bu heyet, İmralı Cezaevi’nde yaklaşık üç saat süren bir görüşme gerçekleştirmiştir.
Bu üç milletvekilinin, kendi parti yaklaşımları doğrultusunda, görüşmenin sonuçlarının nasıl raporlanacağı konusunda ciddi görüş ayrılıkları yaşadığı anlaşılmaktadır. Nitekim söz konusu görüşmenin tutanaklarının resmî olarak yayımlanması iki ay sürmüştür.
Bu haberde, Abdullah Öcalan’ın İran, terör örgütü PJAK ve Siyonist rejimin hedefleri hakkındaki açıklama ve değerlendirmelerine yakından bakılmaktadır.
Öcalan Neden PJAK’tan Söz Etti?
2025 yılı, Türkiye açısından önemli siyasi dönüm noktalarından birine sahne oldu. Abdullah Öcalan ile yürütülen son müzakere turu kapsamında, Öcalan’ın örgüt mensuplarına Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) feshedilmesi ve silahların bırakılması yönünde talimat vermeyi kabul etmesi dikkat çekti.
Bu talimat hayata geçirildi ve PKK, iki gün süren bir kongrenin ardından kendisini resmen feshetti. Kısa bir süre sonra ise bu gruba mensup 30 kişi, düzenlenen bir törende silahlarını sembolik olarak ateşe attı.
Buna karşın, Türkiye makamları PKK’nın yan yapılanmalarından biri olan ve Suriye’nin kuzeyinde faaliyet gösteren “SDG”nin (Suriye Demokratik Güçleri) silahlı faaliyetlerini sürdürmesi konusunda endişelerini korudu. Zira SDG komutanları, PKK’nın feshi ve silahsızlanmasının Suriye’nin kuzeyiyle bir ilgisi olmadığını açıkça dile getirmişti.
Öcalan ile yapılan bir sonraki görüşmede, kendisinden silahsızlanma talimatını PKK’ya bağlı tüm yan yapı ve gruplar için de vermesi istendi. Öcalan, Suriye’nin kuzeyindeki SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin kendisine bağlı olduğunu belirterek, Şam yönetiminin Kürtlerin demokratik taleplerine dikkat göstermesi halinde SDG güçlerinin Suriye ordusuna entegre edilmesinin zor olmayacağını savundu. Ancak bu mesele, önemini korumaya devam etti. Nitekim bu raporun başında isimleri anılan üç milletvekiliyle yapılan görüşmede, PKK’ya bağlı tüm yan yapıların silahsızlandırılması konusu bir kez daha gündeme getirildi.
Abdullah Öcalan, bu tekrarlanan talebe yanıt verirken, soru soranların dikkatini Suriye’nin kuzeyinden uzaklaştırma çabasıyla bir anda konuyu değiştirerek İran’dan söz etti.
Feshedilen PKK’nın lideri, “İran’da idamlar devam ettiği sürece PJAK’ın silahsızlandırılmasından söz edilemez.” ifadelerini kullandı.
Öcalan, devamında İran’daki siyasi atmosfere ilişkin gerçeklikten uzak iddialar ortaya atarak, bu kez yalnızca Kürtler adına değil, kendisini Azeriler adına da konuşur konumda göstermeye çalıştı. Öcalan, “İran’daki Azerilerin ve Kürtlerin demokratik talepleri konuşulmalıdır. Bu ortamda PJAK’ın silahsızlandırılmasından söz edilemez. Onların İran karşısında inisiyatif sahibi olmaları gerekir. Elbette bu, İran’la savaşmaları anlamına gelmiyor. Hayır.
İran’la diyalog ve müzakere zeminini açık tutabilir ve Kürtler ile Azerilerin talepleri üzerinde durabilirler.” söylediğini aktardı.
PKK’nın tutuklu lideri ayrıca, “demokratik entegrasyon” adı verilen bir teoriye atıfta bulunarak, Kürtlerin Türkiye’de cumhuriyet fikrine eklemlenmesinin son derece merkezi bir düşünce olduğunu, bunun hayata geçirilmesi halinde Türkiye’nin bu fikrin merkezi olacağını ve İran ile Suriye’nin de kaçınılmaz olarak bu sürece katılacağını ileri sürdü.
Öcalan’ın bu açıklamaları, onun hâlen pazarlık arayışını sürdürdüğünü ve Türkiye makamlarının güvenini kazanmak için uzlaşmacı bir dil benimsediğini gösterirken, aynı zamanda terör örgütü PJAK’ın kapasitesini kullanma imkânının da ortadan kalkmadığını ortaya koymaktadır.
PJAK Nedir ve Nasıl Bir Konuma Sahiptir?
Kendisine “Kürdistan Özgür Yaşam Partisi” adını veren terör örgütü PJAK, PKK tarafından oluşturulan yan yapılardan biridir ve 2002 yılında ABD’nin Irak’a yönelik işgal saldırısının ardından kurulmuştur.
Söz konusu dönemde, PKK’nın tutuklu liderinin kardeşi olan Osman Öcalan, ABD’nin bölgede düzen ve demokrasi tesis edebilmek için PKK ile işbirliğine ihtiyaç duyduğu iddiasını ortaya atarak, Irak için PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi), İran için PJAK ve Suriye için PYD (Suriye Demokratik Birlik Partisi) adıyla üç yeni ve yapay siyasi yapı kurmuştur.
PÇDK, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde yıllar süren faaliyetlerine ve seçimlere katılmasına rağmen üst üste yaşadığı başarısızlıklar sonucunda fiilen etkisini yitirerek ortadan kalkmıştır. PYD ise (YPG Halk Koruma Birlikleri veya Halk Savunma Birlikleri) ve SDG adlı iki silahlı yan yapılanma oluşturarak, Suriye’deki kriz ortamından faydalanmış ve ABD ile işbirliğine yönelmiştir. PJAK ise görünürde siyasi faaliyet yürütme iddiasıyla, gerçekte ise İran’ın güvenliğini hedef almak amacıyla örgütsel yapısını ülkenin batı sınır bölgelerine kaydırmıştır.
Ancak İran’ın askerî ve güvenlik güçlerinin, özellikle “Casus Dağı” olarak bilinen bölgede yürüttüğü etkili operasyonlar sonucunda PJAK, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi topraklarının derinliklerine doğru geri püskürtülmüş; çok sayıda örgüt mensubu İran güçleriyle yaşanan çatışmalarda etkisiz hâle getirilmiştir.
Bu grubun bazı komutanları da İran’ın farklı şehirlerinde bombalı eylem planları yürüttükleri sırada yakalanarak yargılanmış ve cezalandırılmıştır. PJAK, sınır karakollarına yönelik saldırıların yanı sıra, defalarca İranlı sivilleri de hedef almış; bu örgütün terör eylemleri, kısa sürede onun şiddet yanlısı ve aldatıcı niteliğini kamuoyunun gözleri önüne sermiştir.
Terör örgütü PJAK’a ilişkin en dikkat çekici hususlardan biri, ABD ve Siyonist rejimin verdiği desteğe rağmen, İran’ın hiçbir batı eyaletinde toplumsal bir taban ya da halk desteği elde edememiş olmasıdır.
PJAK mensuplarının ölülerine ait görüntülere yüzeysel bir bakış dahi, örgütün silahlı kanadına eleman temin ederken çoğunlukla sınır ve kırsal bölgelerde yaşayan, düşük eğitim seviyesine sahip çocuk ve gençleri kandırmaya çalıştığını ortaya koymaktadır. Bu durum, örgütün yalnızca toplumsal meşruiyetten yoksun olduğunu değil, aynı zamanda askerî ve operasyonel kapasitesinin de son derece sınırlı olduğunu göstermektedir.
Buna rağmen Abdullah Öcalan, Türkiye parlamentosu temsilcileriyle yaptığı müzakerelerde, gerçeklikten uzak açıklamalarla PJAK’ı İran’daki siyasi gelişmeleri etkileyecek önemli bir araç ve kaldıraç gibi göstermeye çalışmıştır.
Öcalan’ın açıklamalarında dikkat çeken bir diğer husus ise, İran’daki Kürtler ve Azeriler adına söz söyleme iddiasıdır. Buna göre, İran Kürtleri nezdinde dahi herhangi bir toplumsal konuma sahip olmayan, küçük ve etkisiz bir terör örgütünün, Azerilerin savunucusu rolünü üstlenmesi öngörülmektedir.
Öcalan, devamında PJAK’ın “inisiyatif alması” gerektiğini savunmuş; ancak bunun İran’a karşı bir savaş ya da silahlı çatışma anlamına gelmediğini ileri sürmüştür.
Bu söylem de oldukça çelişkili ve gerçeklikten uzak görünmektedir. Zira bir yandan PJAK’ın İran’a karşı herhangi bir silahlı kapasiteye sahip olmadığı açıktır; diğer yandan ise bölgenin önemli güçlerinden biri olan İran İslam Cumhuriyeti, en güçlü devletlerden dahi iç işlerine yönelik müdahaleci telkinleri kabul etmezken, dağınık ve kimliksiz bir terör örgütünün iddialarını dikkate alması söz konusu değildir.
Bu çerçevede genel bir değerlendirme yapılacak olursa, yaklaşık elli yıllık terör geçmişine sahip ana örgüt PKK’nın dahi Türkiye karşısında silah bırakmak ve kendisini feshetmek zorunda kaldığı bir dönemde, sınırlı sayıda mensubu bulunan PJAK’ın da en iyi ihtimalle aynı kaderle yüzleşmekten başka bir seçeneği bulunmamaktadır.